Görünmeyen Heykelin Peşinde
Herhangi ofis günlerinden birinde günü yarılamışken Taha’dan gelen mesaj ile akşama bir sergi için yapılan toplantı programına dahil edildim. Bir süredir üretmiyor olmanın verdiği heyecanla da açıkçası hiç önden araştırma falan da yapmadan toplantıya katıldım. Farklı kurum, inisiyatif ve grupların yapacakları atölyelerin çıktısı olacak kolektif üretimlerle düzenlenecek sergiye nasıl bir atölye ile katılacağımızı daha toplantıdayken planladım. Sonra da eve gidip, ben şimdi bunu nasıl yapacağım, çat diye iş çıkardın kendine Cesur, diye kızdım.
Ama uzun hikâyenin kısası, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi’nin her sene düzenlediği serginin bir parçası olduk mu? Olduk. Çok da güzel olduk. Ayak üstü planladığım atölyeye inanıp, namekân’a yardım çağrısı çıkıp, oradan heykel sanatçısı Sevil’i bulup, atölyenin içini içime sinene kadar doldurup, katılımcı çağrısına çıkıp, online buluşmasını yapıp, kamusal sanat ve sanatçı hakları konuşup, şehirlerden kaldırılan heykellerin yasını tutup, kızıp, hayal edip, bir araya gelip, kilo kilo çamur kullanıp, rölyef yapmayı planlarken ekibin yönlendirmesi ile işi çok daha etkileyici bir yerleştirmeye dönüştürüp, iki farklı kil sebebi ile işin bütünlüğüne dair kaygılanıp, 4 farklı yapıştırıcı deneyip, koca eseri boyayıp, uğraşıp, sergiye de bir güzel yetiştirdik mi? Evet.
Bu posta kadar zaten birçok kez atölyenin içeriğinden bahsettiğimiz çağrılar, postlar yazdık. O yüzden atölye ve eser hakkında okumak isterseniz postta kaydırarak eser künyesini bulabilirsiniz. Ben bu sefer biraz daha farklı şeylerden bahsetmek istiyorum.
2019 yılınca Ceren ve Erhan, kamusal sanat eseri ve sanatçısının hakları üzerine Avukat N. Berkay Kırcı ile röportaj yaptığında ben de metin içeriğine Türkiye’de kamusal sanatın makûs tarihine örnekler vererek destek vermiştim. Kuzgun Acar’a olan hayranlığım o zaman başladı. Bir kere bence Kuzgun aşırı havalı bir isim. Ayrıca ürettiği metal eserlerin estetik tarzı benim kişisel tarzıma çok gidiyor. Kuzgun da ben de rock’n roll seviyoruz diye düşünmüşümdür hep. Tabi hayranlığım bundan ibaret değil. Ankara Rölyefi’nin ötesinde, İstanbul’daki Manifaturacılar Çarşısı’nda bulunan ‘Kuşlar’ heykeli ile hazırlıksız karşılaşmamdaki heyecanımı ve şaşkınlığımı hatırlıyorum da Kuzgun ile sanki ikimizin bildiği bir şakaya gülüyormuş gibi hissetmiştim.
ŞPO’nun (sanki isimleri buymuş gibi Şepeğo demeyi çok seviyorum) toplantısında herkesin farklı Ankara hikayelerini, direnişlerini, mekân ve anlam devinimlerini duyduğumda Kuzgun Acar aklıma gelen ilk şeydi. Keza direnmesine fırsat bile verilmemiş bir kaldırılışın talihsizliğine birkaç on yıl geç de olsa direnmek heyecan verici geldi. Ben de atölyeyi mart ayında direniş kaslarını çalıştırıp hamlığını atan gençler üzerine planladım. Zira görmedikleri bir adalet ve ekonominin talebi, henüz tatmadıkları ama doğrusu olduğuna inandıkları geleceğin hayali ile sokağa çıkan geçler için görmedikleri bir heykelin hesabını sormak kolay olsa gerek diye düşündüm.
Öyle de oldu.
Online atölyede heykeli hayal ettikten ve diğer tüm kaldırılan heykellerin yasını tuttuktan sonra ŞPO bize kapılarını açtı. Raziye zaten tüm malzeme ihtiyacımızı sipariş vermişti. Daha önce kimsenin bu kadar hızlı online sipariş verdiğine şahit olmamıştım. Murat’tan odanın anahtarını aldık. Pelin de her ihtiyacımızın karşılandığından hep emin oldu. Canım ŞPO. Ne kadar teşekkür etsek az.
Sevil’in liderliğinde “kaybolan heykeli yerine koyma hedefi” ile heykel yapmaya başladık. Ancak ekibin hayali bir yerine koymadan, bir hesap sormaya ve ağıta dönüştü. Görmedikleri bir heykeli yapabiliyorlarsa elbet ağıtını da yakarlar diye düşündüm. Heykeli parçaladık. Duvardan indirildiğinin izleri olan L taşıyıcıları duvarda bıraktık. O anda planladığım atölyedeki ‘proje hissiyatı’ kayboldu. Gerçekten heyecanlandığımızı hatırlıyorum.
Sevil, Niran, Ceren ve Sıla; fikrime inanmanın ötesinde, üstüne koyup beni mest ettiniz. Ellerinize sağlık. Her yerde yazıp söyleyip durduğum şu “kollektif üretme” işini sayenizde hiç hissetmediğim kadar derinden hissetmiş oldum, baya hoştu.
Sonunda işi tamamladık. Furkan ve Büşra güzel haftasonlarını bize ayrıdılar ve Fiorino’larına işi yükledik. Taha her parçanın sergi alanına geldiğinden emin olduktan sonra yerleştirmeye başladık. İlk bizim yerleştirmemiz bitti; zira kırılmış, dağılmış bir görüntünün peşindeydik, kolay oldu. Kurulumun ertesi günü ŞPO’dan Pelin arayıp eserimizi yerleştirmemizin ne zaman biteceğini sordu. Dedim bu iş oldu.
Açılış inanılmaz keyifliydi, kalabalığı görmeliydiniz. Her eserin başında onlarca insan, Ankara’nın başkalarının görmediği köşelerini kutlarcasına söyleşip gülüşüyordu.
namekân ikinci yaşını tamamlarken böyle bir işi tamamlamak bir yana, alkışlamaktan hep keyif aldığım Asi Keçi’nin Can’ı, Özlem’i, Fahri’si, E Tipi Tasarım’ın Emine’si, Hacettepe Sanat Tarihi’nin Pelin Hoca’sı ve namekân’ın Ceren’i gelip bizi alkışlayınca içimde uçan kuşları anlatamam.
Kuzgun, hiç de fena iş çıkarmadık.
Cesur
namekân



Bir anda olan işler ve bunu sürdürme azmi harika bir şey. Tebrikler arkadaşım, her adımı güzel bir sanat yolculuğu oldu, birlikte güzeldi ve iyi ki o toplantıya gelip kendini gaza getirdin. @rckurtoglu